U dönüşü işe yaramadı: Ekonomideki yapısal sorunlar tüm ağırlığıyla duruyor

Prof. Dr. Sinan Alçın ile ekonomideki son gelişmeleri konuştuk.

ŞİMŞEK ‘ŞAHİN’ OLAMAZ, OLAMAZ

– AKP’nin yeni ekonomi kurmaylarıyla bu sorunları kısa zamanda çözmek mümkün olacak mı, sonuçta son 21 yıldır aynı politikalarla ve aynı düşünce yapısıyla ülke ve ekonomi yönetiliyor?

Mevcut iktidar koalisyonunun seçim sonrasında yeni oluşturduğu ekonomi yönetimi ile, 2021 Ekim ayından bu yana yürüttüğü ekonomi politikasından U dönüşü yapacağı yönünde bir mesaj vermeye çalıştığı ortada. Mesajın -en azından şimdilik- içerideki seçmenler dışında bir heyecan yaratmadığını söylemek yanlış olmaz. Aradan geçen iki hafta sonunda borsaya sınırlı yabancı yatırım girişi dışında ciddiye alınabilecek bir yönelim ve ilginin ortaya çıkmadığı görünüyor. Bu ilgisizlik temelde, ekonomideki yapısal sorunların bütün ağırlığıyla ortada ve çözümsüz olarak duruyor olmasından kaynaklanıyor.

AKP Koalisyonunun 21 yıllık iktidarında ekonomik gelişimi birkaç döneme ayırmak gerekiyor. İlk dönem 2021 krizi sonrasında iktidar oldukları 2002’den başlayarak 2007’ye kadar devam eden genişleme dönemi. Bu dönem, ekonominin krizden çıkıp potansiyel büyüme kapasitesine yakınlaştığı dönemdir. 2006 ortasından başlayarak 2001 Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın (nam-ı diğer Derviş Programı) verimliliğe dayalı büyüme stratejisinin yarattığı eşitsiz büyümenin sınırlarına ulaşılmış oldu ve 2007 ile birlikte o dönemki birikim rejimi bütünüyle tıkandı. İçerideki tıkanmaya 2008 Küresel Ekonomik Krizinin eşlik etmesi bir anlamda içerideki krizi gölgeleyerek, sorunun dışarıda aranmasına olanak sağladı. Bu ilk tıkanma sonrasında 2008 ile birlikte merkez ülkelerdeki parasal genişlemenin dünyadaki diğer gelişmekte olan piyasalar gibi Türkiye ekonomisine de sermaye akışı yarattığını gözlemledik. Ancak bu sermaye akışı doğrudan yatırım yerine kısa vadeli sermaye hareketi (sıcak para) olarak ortaya çıktı. İşte sıcak paranın etkisiyle 2008-2011 arasındaki genişleme AKP koalisyonunun ekonomideki ikinci genişleme dönemi oldu. Bu dönemde sıcak para ağırlıklı olarak inşaat sektörüne güç taşıdı ve biçimsiz bir büyüme trendi oluşturdu. 2011 yılıyla birlikte ise sıcak paranın çekilmesiyle bu kez ikinci tıkanma dönemi başladı. 2011 bu yönüyle iktidar koalisyonu içinde bölünmeye de kapı araladı. İktidar içi bölünme yerini önce kapalı ardından da açık çekişmeye bıraktı ve ekonomik darboğaz iç siyasal tıkanmayı beraberinde getirdi. İçerideki tıkanmanın Suriye başta olmak üzere çevre ülkelere yönelik agresif politikaların da temel motivasyonunu oluşturdu. 2016’daki darbe kalkışması ile birlikte iktidar koalisyonunun yapısı büyük ölçüde değişmiş ve AKP yanında MHP de yeni koalisyonunun temel aktörlerinden biri haline gelmiş oldu. Bu süreçle birlikte 2011-2016 arsındaki gerginlik siyaseti ile bir yönüyle hesaplaşma ve muhasebe yaşandı. 2011 ile birlikte başlayan tıkanma yeni bir küresel kriz veya gergin bölge siyasetinden destek alan nitelikli bir sermaye girişi olmadığı için tam olarak aşılamadı. Referandum süreci ve cumhurbaşkanlığı seçimlerine girilirken hazinedeki borçlanma gereğinin günden güne arttığı ve iç borçlanmadaki artışa bağlı olarak da faiz oranlarının artmaya başladığını gözlemledik. 2018 seçimi sonrası yeni bir ekonomi programı ile yabancı sermayenin tekrar çekilmesi yönündeki çabalar hem açıklanan programın karışık ve cılız niteliği hem de bu kez ABD ile yaşanan siyasi gerilim (Rahip Bronson Krizi) nedeniyle ilk güçlü kur atağı yaşandı. Takip eden yıllarda irili ufaklı 5 farklı kur atağı yaşanırken ortaya konan hiçbir ekonomi programı beklenen etki ve sonucu yaratamadı. Her ne kadar, yükselen faiz oranlarının ve konkordato fırtınasının temel sebebi hazinenin içine girdiği nakit sorunu ve bu sorun nedeniyle kamu hak edişlerindeki gecikme olsa da, ekonominin içine düştüğü durumdan geçici önlemlerle (kredi kampanyaları gibi) kurtulmak istendi. Giderek artan döviz sıkıntısı ise ucuz TL’ye dayalı ihracat ile aşılabileceği düşünüldü. Ancak enerji, hammadde ve ara malı bağımlısı sektörler, daha fazla ihracat için de giderek daha dışa bağlı hale geldi.

SORUNLAR DERİNLEŞİR

– Mehmet Şimşek’e neredeyse bir kurtarıcı gözüyle bakılıyor. Tek başına ekonomi kurmayları ekonomideki enkazı düzeltme becerisine sahip mi, NAS olsun YEP olsun, Cumhurbaşkanının Faiz sebep enflasyon sonuç söylemleri bir anda terk edilebilecek mi?

Daha önce hükümetten uzaklaştırılan sayın Mehmet Şimşek’in yeniden “kurtarıcı” olarak çağırılmasının gerisindeki motivasyon, ekonominin yapısal problemlerinin çözülmesi değil, negatife düşmüş Merkez Bankası rezervleri nedeniyle uluslararası finans-kapital kurumlarından -yüksek faizle de olsa- döviz devşirilmesidir. Ancak ekonominin mevcut dejenerasyonu ve Ödemeler Dengesi Krizi riskinin günden güne artıyor olması yabancı finans kurumlarının iştahını düşürüyor. Yine de ödenecek bedel (faiz, imtiyaz vb) artırılarak bir miktar sermaye girişi sağlanabilir ama bu da ekonominin bugününü kurtarsa da yapısal ekonomik problemin daha da derinleşmesine neden olur.

– Yerel seçimlere giderken AKP bir kemer sıkma uygular mı?

Mehmet Şimşek ile 2021 Ekim’inden bu yana uygulana gelen politika dizisinden bir U Dönüşü hedeflenmekte ancak bu dönüşün sert değil yumuşak bir dönüş olması da öncelenmektedir. Nitekim 8 ay sonra gerçekleşecek yerel seçimler iktidar koalisyonunun mali disiplin ve sıkı para politikası konusunda şahin politikalar izlemesini güçleştiriyor. Eğer sayın Şimşek bu süreçte beklenenden daha şahin davranırsa muhtemelen yerel seçim öncesinde “suçlu olarak” seçilerek tekrar yedek kulübesine alınabilir.

ENFLASYON EN CAN YAKICI NOKTA

– Şu anda Türkiye ekonomisinin önündeki en temel problemler nelerdir?

Türkiye ekonomisinde mevcut durumda en yakıcı ekonomik sorun, kronik enflasyon ve cari açıktır. Özellikle 2021 Ekim ayından itibaren uygulanmakta olan ekonomi politikası birikimli olarak satın alma gücünün yaklaşık yüzde 80 oranında erimesine neden oldu. Özellikle ücretli çalışanlar pandemi döneminde uygulanan ücretsiz izin ve kısa çalışma ödeneği nedeniyle gelir kaybına uğrarken, 2021 Ekim’i sonrasında da enflasyon nedeniyle satın alma gücünü büyük ölçüde yitirmiş oldu.

2021 Ekim ayından itibaren uygulanan politikada esas olarak Merkez Bankasının “fiyat istikrarı” yerine “finansal istikrar” hedefiyle hareket ettiğini ve buna bağlı olarak düşük politika faizinin selektif kredi ve makro ihtiyati tedbir adı verilen bir takım “arka kapı” politikası aracılığıyla piyasalara mikro ölçekte yön verilmeye çalışıldı. Bankacılık sistemi ve kredi alanına yönelik uygulamaya konulan kısıtlar, finansal alanı adeta mayınlı araziye çevirdi ve yatırım iştahını büyük ölçüde düşürdü. Bu yeni ekonomi politikasında düşük faiz, yüksek yatırım, yüksek istihdam ve kura dayalı ihracat artışı ve buna bağlı olarak da cari fazla verilebileceği varsayımı tamamen başarısız oldu. Gelinen aşamada Cumhuriyet tarihinin en büyük cari açığı ile karşı karşıya kalındı. İmalat sektöründeki enerji, hammadde ve ara malı bağımlılığının yüksek seyri nedeniyle, büyürken sürekli cari açık veren bir ekonomi görünümü ortaya çıkıyor. Ülke seçime Ödemeler Dengesi Krizi riski ile girdi.

BÜYÜME YÜZDE 7 OLMALI

– Ekonomide acil atılması gereken adımlar nelerdir, yeniden bir yatırım iklimi oluşması mümkün mü?

Türkiye ekonomisinde temelde üretim ve bölüşüm problemi bulunmaktadır. Türkiye ekonomisinin potansiyel büyüme trendi 4,7. Bu bizim gibi 13 milyon genç nüfusu olan bir ülke için oldukça düşük bir büyüme hızı. Bu hızın ortalama yüzde 7’lere yaklaşması gerekiyor. Öte yandan üretimin yapısında da düşük katma değerli ve enerji bağımlısı sektörlerden yüksek katma değerli ve düşük enerji kullanan, çevreye duyarlı sektörlere geçişin sağlanması gerekiyor. Halihazırda ortalama ihraç kilogram fiyatımız Polonya’nın gerisine düşmüş durumda. Bu pozisyonda dış ticaret bizi daha fazla dışa bağımlı hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Sektörlerin çağın gereklerine uygun biçimde dönüşmesi ve 13 milyonu bulan genç nüfustan yararlanacak biçimde topyekun bir dönüşüme hazırlanması gerekiyor.

Ekonominin içinde bulunduğu adaletsiz bölüşüm sorununun temelinde kamu ihale sistemi yatmaktadır. Burada devlet ekonomik gücünü sermayeyi tabana yayacak biçimde şekillendirmelidir. Sermayenin belli bir kesim veya sektörde yoğunlaşması geri kalanları “oyunun dışına” atmaktadır.

Sektörlerin katma değerli alanlara dönüşü için yatırım ikliminin iyileşmesi en önemli şarttır. Bunun da ilk koşulu adalet sistemine duyulan güvenin güçlendirilmesi ve özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır. Tek merkezli kaynak tahsisi görünümü içerideki ve dışarıdaki yatırımcıların yatırım iştahını olumsuz etkiliyor.

Netice itibarıyla AKP Koalisyonunun 21 yıllık iktidarı ekonomi politikaları açısından hem kendi içinde kopuşlar hem de süreklilik arz ediyor. 21 yılda sürekliliğini koruyan Derviş Programındaki “verimliliğe dayalı” büyüme stratejisinin sahiplenerek uygulanışı oldu. Bu uygulama iktidara yakın küçük bir çevrenin her türlü nimete bolca kavuştuğu ve giderek zenginleştiği bir durum yaratırken geri kalan milyonların yoksullaşmasına ve üretimden daha az pay almalarına neden oldu. Genel seçimlerin henüz geride bırakıldığı bir gerçek ama muhalefet bileşenlerinin önünde AKP koalisyonunun izlediği neoliberal politikanın “kopan yerlerinden” onarılmasına yönelik değil, halk için ekonomi politikası programının ortaya konulması gerekiyor. Bunun için de yeni bir seçim sürecine girilmesini beklemek yerine şimdiden bütün emek örgütleri, demokratik kitle örgütleri ve mümkün oldukça çok siyasi parti ve oluşumu kapsayacak biçimde bir platforma ihtiyaç bulunuyor. Geçmişteki Emek Platformu benzeri bir toplumsal ekonomi oluşumuna ihtiyaç var. Aksi durumda A veya B ittifakının konsolidasyoncu yapısı toplumun genelini dışlayan, alışılagelmiş ekonomi politikasını iyi-kötü uygulamaya devam edecektir.

MALİ DİSİPLİN TEK BACAKLI İŞLEYECEK

– Yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı devam ediyor, enflasyonda nasıl bir tablo ile karşı karşıya, vatandaşı nasıl günler bekliyor?

Özellikle son üç yılda kronik ve yüksek hale gelen enflasyonun gerisinde 2018’den bu yana yaşanan kur atakları ve yine bu atakları da tetikleyen döviz bağımlılığı yatmaktadır. Döviz kurundaki her atak içeride üretim maliyetini katlamış ve bu da tüketici fiyatlarına yansımıştır. İktidar koalisyonunun bu süre içerisinde herhangi bir enflasyonla mücadele programını da ortaya koymamış olması fiyatlama davranışlarının büsbütün bozulmasını desteklemiştir. Öte yandan 2022 yılında Rusya-Ukrayna savaşının tetiklediği ham petrol fiyat artışları da enflasyonu maliyet yönünden güçlendirmiştir. Diğer taraftan pandemi döneminde ertelenen ve yüksek enflasyon nedeniyle de öne çekilen tüketim de enflasyonun tüketim bacağını güçlendirmiştir.

Enflasyonda en az kur geçişkenliği kadar etkiye sahip olan gıda enflasyonu ise uzun süredir izlenen tarım ve hayvancılık politikaları nedeniyle gıda arzının içine düştüğü darboğazdan kaynaklanmaktadır. Dünyada gıda fiyatları düşerken bizde mevcut resmi enflasyonu ikiye katlayan gıda enflasyonu devam etmekte ve geniş kesimlerin cebini yakmaktadır.

Enflasyonun kalıcı olarak düşmesi için yurttaşların hazinenin borçlanma gereğinin azalacağı ve Merkez Bankasının emisyonu azaltacağı konusunda bir fikre ikna olması gerekiyor. Mevcut konjonktür ve 8 ay sonraki yerel seçimler dikkate alındığında buna ikna olmak kolay değil. Muhtemelen yeni ekonomi yönetimi ile birlikte Mali Disiplin tek bacaklı olarak (yeni vergiler ve mevcut vergi oranlarında artış) işleyecek, kamu harcamalarında kısıtlamalar ise yerel seçim sonrasındaki -belki de- “yeniden yeni ekonomi yönetimi” tarafından gerçekleştirilebilecektir. Bunun dışında selektif mal gruplarındaki fiyat kontrolleri sadece genel fiyatlama davranışlarının çok daha fazla bozulmasına ve kaybın artmasına neden olmaktadır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir